Prof. Dr. Tarhan: “Olgun anne-baba sonuç değil süreç odaklı değerlendirir.”
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, STAR TV’de yayınlanan “Asuman Krause ile Hayat Güzeldir” programının canlı yayın konuğu oldu. “Gençlik, Tercihler ve Aile” başlığında dikkat çekici söylemlerde bulunan Tarhan, anne ve babanın bu süreçte çocuklar üzerinde baskı oluşturabildiğine, anne babaların çocuklarını yalnızca sonuçlarıyla değil, gösterdikleri emekle değerlendirmeleri gerektiğini ifade etti. Beklentilerin zaman zaman karşı karşıya gelebildiğine dikkat çeken Tarhan, olgun anne babanın sonuç odaklı değil süreç odaklı değerlendirme yapabildiğini sözlerine ekledi.
“Varlık içinde olgunlaşmak daha zor”
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, günümüz gençlerinin tüketim kültürü ve hız odaklı yaşam anlayışı içinde büyüdüğünü belirterek, hayatın zorluklarıyla baş etmeyi öğrenmenin küçük yaşlardan itibaren verilen sorumluluklarla mümkün olduğunu söyledi. Tarhan; “Küresel olarak da hız, haz ve hırs bu zamandaki en büyük şey. İnsanları etkileyen tüketim kültürünün, modern kültürünün insanlara kattığı en önemli şey bu acelecilik, sabırsızlık ve emek vermeden sonuca ulaşma isteği... Geçmiş kuşaklar zorluk içinde olgunlaşmak durumundaydı, şimdiki kuşaklar da varlık içinde olgunlaşmak zorunda. Varlık içinde olgunlaşmak daha zor. Birçok şeyi kolay elde ediyorlar. Böyle durumlarda kolay elde ettikleri için hep öyle olsun istiyorlar ama hayatın gerçekleri öyle değil. Hayatın çizgisi hep yükselerek gitmiyor. İniş çıkışlar vardır, fırtınalar vardır, krizler vardır. Gençlerin bu krizlere karşı yeni durumlara uyum sağlamayı öğrenmesi gerekiyor. Bunu da öğrenecek. 15 yaşına kadar anne baba birinci derecede sorumlu. 15 yaşından sonra ise artık, ‘Ben bu yaşa kadar seni getirdim, bundan sonra kendi geminin kaptanı olmalısın.’ anlayışıyla hareket etmeli. Bu çocuğa küçük yaşlardan itibaren verilen sorumluluklarla öğretilir. Eve yardım etmek, anne babaya destek olmak gibi küçük sorumluluklar, özellikle 10 yaşından önce çocuk için büyük başarıdır. Bu başarı sayesinde çocuk değer verildiğini hisseder, aidiyet duygusu gelişir ve özgüven kazanır. ‘Ben yapabiliyorum.’ duygusu böyle oluşur. Günümüzde aşırı kontrolcü anne babalar da var. Hatta çocukluk çağı travma ölçeğine fiziksel ve duygusal ihmal ile istismarın yanı sıra aşırı kontrol ve koruma da eklendi. Bu da artık travma olarak değerlendiriliyor.” dedi.
“Çocuklar son yıllarda evin lideri olmaya başladı”
Çocukların karar verici konuma getirilmesinin doğru bir yaklaşım olmadığını ifade eden Tarhan; “Çocuklar son yıllarda evin lideri olmaya başladı. Çocuğa, ‘Senin fikrin nedir, buna ne yapalım?’ deniliyor. O çocuk o kararları verecek zihinsel olgunlukta değil ki. Ona artısı bu, eksisi bu, böyle karar verirsen böyle olur, şöyle karar verirsen şöyle olur diyerek kılavuz kaptanlık yapmak gerekir. Günümüzde bazı anne babalar ise çocuğun yerine kaptanlık yapıyor. Eskiden helikopter anne baba diyorduk, şimdi drone anne diyoruz. Böyle yetişen çocuk sera çiçeği gibi büyüyor. Ufak bir rüzgârda kırılıyor, kırılgan oluyor. Anne babanın görevi çocuğu mutlu etmek değil, çocuğu hayata hazırlamaktır. Güçlü bir birey yetiştirmektir. Aşırı koruyucu anne babalar çocuklarına zorlukları yenmeyi ve problem çözmeyi öğretemiyor. Çocuk da ‘Nasıl olsa annem çözer, babam çözer.’ diye düşünüyor. Hayatın gerçekleriyle karşılaşınca ya tembelleşiyor ya da özgüveni düşük oluyor. Hep başkasına danışma ihtiyacı hissediyor. Lider olamıyor, otonomisi gelişmiyor. Halbuki küçük yaşta odasını toplamak, yatağını düzeltmek, dişini fırçalamak gibi rutin sorumluluklar hem ince ve kaba motor becerilerini hem de duyu becerilerini geliştiriyor. Bunların her biri çocuk için küçük ama çok değerli başarılardır.” ifadelerini kullandı.

“Çevre ve sosyal etkileşim çok önemli”
İlk yıllarda kurulan güvenli bağın çocuğun kişilik gelişiminde belirleyici olduğunu dile getiren Tarhan; “İnsan beyni nöropsikolojik olarak prematüre doğuyor. Buna epigenetik deniyor. Genetik göz rengimizi, boyumuzu belirliyor ama kişiliğimizin büyük bölümü epigenetik süreçlerle şekilleniyor. Çevre ve sosyal etkileşim bu nedenle çok önemli. Beynin nasıl çalıştığı anlaşıldıkça anne babanın çocuğun hayatındaki rolünün ne kadar kıymetli olduğu da daha iyi anlaşıldı. İlk 0-3 yaş arası müthiş çok gerekli. Çocuğun anneyle duygusal bağ kurabilmesi gerekiyor. Bununla ilgili yuva hastalığı örnekleri var. Çocuklara her türlü bakım veriliyor ama bakıcı sürekli değiştiği için temel güven duygusu gelişmiyor. Çocuk ‘Hayat güvenli değil.’ diye algılıyor. Annenin kokusunu, dokunuşunu istiyor. Anne ya da anne yerine geçen kişinin kararlı, tutarlı ve devamlı bir ilişki kurması gerekiyor. Böyle olursa çocuk ‘Hayat güvenli.’ diyor ve hayatı keşfetmeye başlıyor. Düşüyor, kalkıyor, oynuyor, öğreniyor. Biz bazen çocuğun su dökmesini yaramazlık sanıyoruz ama aslında çocuk yerçekimine karşı kaslarının gelişimini test ediyor.” diye konuştu.
“Maddi refah arttı ama psikolojik refah aşağı doğru gidiyor”
Modern yaşamın maddi imkanları artırmasına rağmen psikolojik iyilik halinin aynı ölçüde güçlenmediğine dikkat çeken Tarhan, çocuk gelişiminde güvenli bağlanmanın önemini vurguladı. Tarhan; “Maddi refah arttı ama psikolojik refah aşağı doğru gidiyor. Dünyada bunun birçok örneğini görüyoruz. Ailede birçok krize rağmen Türkiye’de evlilik dışı doğum oranı yüzde 2,9 seviyesinde. İsveç, Norveç ve İzlanda gibi ülkelerde ise bu oran çok daha yüksek. Bu çocuklar bebek bakım merkezlerinde bilimsel yöntemlerle büyütülmeye çalışılıyor ancak hiçbir bakım, annenin yerini tutmuyor. Çünkü bakıcı değişebiliyor, çocuk aynı güven duygusunu geliştiremiyor. Güvenli bağ oluşmadığında bunun çocuğun gelişimine olumsuz etkileri oluyor.” dedi.
“En büyük hatalardan biri çocuğu evin lideri yapmak”
Çocukların aşırı korumacı bir anlayışla yetiştirilmesinin uzun vadede uyum sorunlarına yol açabileceğini belirten Tarhan; “En büyük hatalardan biri çocuğu evin lideri yapmak. Evin küçük hükümdarı, küçük patronu gibi yetiştirmek. Çocuğu fanus içinde büyütmek annelik babalık değildir. ‘Hiç düşmesin, yaralanmasın, hasta olmasın.’ diye steril büyütülen çocuklar hayatın gerçekleriyle karşılaşınca zorlanıyor. Nasıl çocuklara difteri, boğmaca ve tetanos aşısı yapılıyorsa aynı şekilde stres aşısı da gerekir. Çocuk düşecek, kalkacak, deneyim yaşayacak ve öğrenecek. Anne baba ona fırsatlar verecek, hata yapmasına izin verecek ama aynı zamanda sınır koyacak. Sınır konulmayan çocuklar özgüvenli olsun derken narsist olabiliyor. Küçük yaşlarda hoş görülen bu davranışlar ilerleyen yaşlarda anne babaya, daha sonra da topluma karşı uyum sorunlarına dönüşebiliyor. Dış hayat anne baba kadar şefkatli olmadığı için bu çocuklar yalnız kalıyor ve hayata uyum sağlamakta zorlanıyor.” ifadelerini kullandı.
“Rutin ve ritim insana güven verir”
Çocukların ve yetişkinlerin kendilerini güvende hissetmelerinde öngörülebilir bir yaşam düzeninin önemli rol oynadığını belirten Tarhan, adalet duygusunun da güven ortamının temelini oluşturduğunu söyledi. Tarhan; “Rutin ve ritim insana güven verir. Bir yerde rutin varsa öngörülebilir oluyor. İnsan beyninin en büyük özelliği belirsizliğe ve öngörülemezliğe tahammül edememesidir. Bunu tehdit gibi görür. Beynin amigdala bölgesi böyle durumlarda alarma geçer ve hatalı alarm verir. Belirsizlik ve öngörülemezlik olduğu zaman beyin savunma halinde çalışır, riske girmek istemez, kaçınır. Belirsizlik ve korkunun, güvensizliğin en önemli sebebi öngörülemezliktir. Kurallı bir ortam varsa kişi kendini güvende hisseder. Bir insan karakola düştüğünde başına kural dışı bir şey gelmeyeceğinden, mahkemeye çıktığında hukukun işleyeceğinden eminse güven duygusu oluşur. Aynı şekilde aile içinde de öngörülebilir ve adil bir paylaşım varsa güven gelişir. Adil paylaşım olmadığında, bir kardeşe ayrıcalık tanınıp diğerine farklı davranıldığında kişi ayrımcılığa uğrayacağını düşünerek savunma halinde yaşamaya başlar.” dedi.
“Çocuğumuzu sonuç odaklı değil, süreç odaklı değerlendirmemiz lazım”
Tercih dönemlerinde yaşanan aile içi gerilimlerin çocuklar üzerinde baskı oluşturabildiğine dikkat çeken Tarhan, anne babaların çocuklarını yalnızca sonuçlarıyla değil, gösterdikleri emekle değerlendirmeleri gerektiğini ifade etti. Tarhan; “Puanlar açıklandı. Bu sene çocuklar sorularda çok yüksek netler yaptılar. Başarı çok olunca puanlar birbirine çok yaklaştı fakat başarı sıraları düştü. Çocuk, ‘Şu kadar net yaptım, şu bölüme girerim.’ diye düşünürken birdenbire başarı sırası beklediğinden daha düşük kaldı. Bunun için tercih döneminde anne baba ile çocuk arasında krizler yaşanıyor. Hatta bazen iki üç gün boyunca tercih bile yapamayacak hale geliyorlar. Bir süre sonra ise denge sağlanıyor. Burada anne babanın beklentisiyle çocuğun beklentisi karşı karşıya geliyor. Olgun anne baba, ‘Sonuç odaklı çocuğumuzu değerlendirmememiz lazım, süreç odaklı değerlendirmemiz lazım. Şu kadar günde şu kadar çalıştın mı?’ diye bakar. Eğer çocuk sorumluluk duygusuyla elinden gelen gayreti göstermişse, ‘Niye şurası olmadı?’ demek onun özgüvenini düşürür ve kendisini yetersiz hissetmesine neden olur.” ifadelerini kullandı.
“İlişkilere en çok zarar veren şey düşünce katılığıdır”
İnsan ilişkilerinde sağlıklı iletişimin önemine değinen Tarhan, inatlaşma ve iletişimsizliğin hem aile içinde hem de yakın ilişkilerde en yıpratıcı unsurlar arasında yer aldığını söyledi. Tarhan; “İlişkilere en çok zarar veren şey düşünce katılığıdır, inatlaşmadır. İnsan ilişkilerinin en büyük düşmanıdır. Çift terapisinin önemli teorisyenlerinden Gottman’ın ‘mahşerin dört atlısı’ dediği ilişkiyi bozan davranışlar vardır. Bunlardan biri inatlaşma, biri sürekli savunmada kalma, biri karşı tarafı değersizleştirme, diğeri ise iletişimsizliktir. Üç türlü iletişim vardır sağlıklı iletişim, çatışmalı iletişim ve iletişimsizlik. Bunların en kötüsü iletişimsizliktir. Çünkü artık karşınızdaki kişiyi yok sayıyorsunuz. Çatışmalı iletişimde en azından bir çaba vardır. İletişimsizlikte ise sessizlik vardır ama bu sağlıklı bir sessizlik değildir. İlk büyük krizde her şey dağılır. Aslında krizler insanı hemen yıkmaz hataları ve eksikleri görünür hale getirir. Eğer doğru yönetilirse kişiler krizlerden güçlenerek çıkar. Öfke anında ise beyinde ‘karanlığın beş atlısı’ dediğimiz kin, öfke, nefret, kıskançlık ve düşmanlık duyguları devreye girer. Bu duygular beyinde asit özellikli kimyasalların salgılanmasına neden olur. Uzun süre devam ettiğinde bağışıklık sistemi baskılanır. Beyin yoğun stres sırasında aşırı kortizol salgılar. Bunun sonucunda bağışıklık sistemi zayıflar ve vücudun kontrol altında tuttuğu bazı hastalıklar yeniden ortaya çıkabilir. Aynı zamanda omuz, boyun, sırt ve bel kaslarında gerginlik oluşur, fibromiyalji gibi rahatsızlıklar görülebilir.” diye konuştu.
Anda kalmak oldukça önemli…
Öfke kontrolünde uygulanabilecek pratik yöntemlerden de söz eden Tarhan, kişinin anda kalmasını sağlayan tekniklerin beynin stres tepkisini azaltmada etkili olduğunu belirtti. Tarhan; “Dalgıç etkisi denilen bir etki var. Yüze soğuk su çarpmak, beyinde hem büyüme faktörünün salgılanmasını sağlıyor hem de vücudun strese karşı gevşeme reaksiyonu vermesine yardımcı oluyor. Bunun dışında öfkeyi yönetmek için kullandığımız başka bir metafor da anda kalmayı sağlayan beş duyuyu harekete geçirmektir. Doğaya yakın olmak ya da doğayı hayal etmek, elde rahatlatıcı bir nesne tutmak, güzel bir ses dinlemek, hoş bir koku almak ve bunları yaparken, ‘Anda kal.’ diyebilmek önemlidir. Kişi bunu alışkanlık haline getirdiğinde, öfkelendiği anda geçmişteki olumsuz düşünceler yerine bugüne odaklanır. ‘Bugün çok şükür elim ayağım tutuyor, birçok şeyim yerinde. Bu bana yeter. Bu konuyu daha sonra halledeceğim.’ diyerek ilgi odağını değiştirir. Böylece akut öfke geçmeye başlar. Çünkü öfke sırasında amigdala bölgesi kontrolü ele geçirir ve hatalı alarm verir. Anda kalma teknikleri ise beynin bu bölgesini frenlemeye yardımcı olur.” dedi.

